Archive for the ‘Uncategorized’ Category

K. Yeme Bozuklukları

Friday, March 20th, 2009

o Anoreksiya Nervoza
o Bulimia Nervoza
o Diabulimia
o Ortoreksiya
o Ergenlerde Yeme Bozukluğu
o Çocuğunuzun İleride Yeme Bozukluğu Olmasın

6 Aralık 2008 Star TV Anneyim Ben

Tuesday, April 1st, 2008

6 Aralık 2008 Star TV Anneyim Ben

22 Eylül 2008 TRT2 Yaz Sağlığı

Tuesday, April 1st, 2008

22 Eylül 2008 TRT 2 Yaz Sağlığı

Erken Boşalma

Tuesday, April 1st, 2008

Erken boşalma erkekler arasında en sık görülen cinsel işlev bozukluğudur, yaklaşık her 3-4 erkekten birinde görülür. Peki ama hangi durumlarda erken boşalmadan söz edilebilir? Kimi tanımlamalar cinsel birleşme başladıktan sonra belli bir süreden önce boşalmayı erken boşalma olarak adlandırır. Ancak aslında erkeğin boşalma üzerinde kontrolü olmamasını erken boşalma olarak adlandırmak daha doğrudur. Kısacası “erken boşalma” olarak bilinen kavram aslında “denetimsiz boşalma”dır.
Erken boşalmanın dereceleri vardır: girişten önce boşalanlar, girer girmez boşalanlar, girişten sonra bir kaç dakika içerisinde kontrolsüz olarak boşalanlar ve girişten sonra süreye bakılmaksızın istemsiz olarak boşalanlar.
Boşalma kontrolü erkeklerde doğuştan olan, bildikleri bir şey değildir. Genç erkekler boşalmayı kontrol etmeyi deneyim kazandıkça öğrenebilirler. Anca çeşitli nedenlerle bazı erkekler bunu öğrenemeyebilir. Cinsel deneyimsizlik, aşırı heyecan, telaş, acelecilik, yakalanma endişesi ve uygunsuz ortamlar gibi faktörler boşalma kontrolünün öğrenilmesini zorlaştırır.
Erken boşalma sorunu olan erkeklerde oluşabilecek performans kaygısı ve bunun neden olabileceği diğer cinsel işlev bozukluklarının yanı sıra partnerinde de bir takım cinsel işlev bozukluklarına (cinsel isteksizlik ve orgazm bozuklukları) zemin hazırlaması nedeniyle tanı ve tedavisi oldukça önemlidir.
Boşalma denetimi olmayan erkeklere ne yazık ki yanlış yönlendirilmelerde bulunulmaktadır. Etrafından cinsel ilişki sırasında dikkatini başka yere yönlendirmesi, başka şeyler düşünmesi hatta belki de tırnağını kendine batırarak canını acıtması gibi tavsiyeler alan erkek genelde cinsel ilişki sırasında daha az zevk aldığı gibi kendini boşalmasını daha da denetleyemezken bulur. Bu durumda doktora başvuran kişiler de zaman zaman yanlış uygulamalarla karşılaşabilirler. Önerilen ilaçlar genelde geçici çözümler sağlar. Örneğin yan etki olarak boşalmayı geciktiren bir ilaç gerçekte boşalma kontrolü öğrenilmediğinden dolayı bırakıldığı zaman sorun geri döner.
Cinsel terapide amaç erkeğin aldığı hazza odaklanarak ve boşalma evrelerini fark ederek kontrolü sağlamayı öğrenmesidir. Her erkek uygun yöntemler ile boşalma kontrolünü öğrenebilir. Tedavi süresi ortalama olarak haftada bir veya iki haftada bir yapılmak üzere 6 seanstır. Bu kişiye göre daha kısa veya daha uzun olabilir. Tedavi süresince adım adım ilerleyecek şekilde egzersizler verilir ve danışan bunları evde uygular. Eğer danışanın düzenli bir cinsel partneri varsa tedaviye partnerin de katılımı daha iyi sonuçlar alınmasını sağlayabilir.
Kısacası eğer böyle bir sorununuz varsa yardım alın ve doğru yerden alın. Cinsel terapi eğitimi olan bir terapiste başvurun. Çözümü böylesine kolay ve kısa süreli bir sorun yüzünden cinselliğin keyfinden mahrum kalmayın.

Cinsel Yönelim

Tuesday, April 1st, 2008

Cinsel yönelim kavramıyla ilgili pek çok yanlış bilgi ve düşünce var ne yazık ki. Hatta “cinsel yönelim” kavramının kendisi bile pek bilinmiyor. Pek çok kişi hala “cinsel tercih” veya “cinsel seçim” sözcüklerini kullanıyor. Oysa böyle söylendiği zaman kişinin kime ya da kimlere cinsel ilgisi olduğunu seçebileceği gibi bir anlam çıkıyor ortaya. Burdan yola çıkarak da bu “tercih”in değiştirilebileceğini düşünüyor insanlar. Oysa bu kesinlikle doğru olmayan bir düşünce. Cinsel yönelim tercihe bağlı olmadığı gibi hiç bir çeşidi de hastalık değildir, iyileştirilmesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Cinsel kimlik ile cinsel yönelim arasındaki farkı bilmekte de fayda var. Cinsel kimlik kişinin kendisini hangi cinsiyette tanımladığı ile ilgilidir. Yani kişi cinsel kimliğini belirtmek için “ben kadınım” ya da “ben erkeğim” der. Cinsel yönelim ise kişinin hangi cinse karşı cinsel ilgi ve yakınlık kurduğuyla ilgilidir. Bir kişi karşı cinse, kendi cinsine veya her ikisine birden ilgi duyabilir. Sadece karşı cinse ilgi duyanlara heteroseksüel, sadece kendi cinsine ilgi duyanlara homoseksüel (eşcinsel), her ikisine de ilgi duyanlara ise biseksüel denir. Cinsel yönelimi etkileyen biyolojik yatkınlıklar, cinsel organlar, genetik yapı ve hormonlar doğumdan önce belirlenir. Ancak doğuştan gelen bu özellikler cinsel yönelimin tek belirleyicisi değildir. Örneğin tek yumurta ikizlerinin tamamı aynı cinsel yönelime sahip değildir. Çevresel faktörler de etkilidir. Bunların yanı sıra cinsel kimlik ile cinsel yönelim arasındaki farkı bilmek bir eşcinseli yanlış yargılamamak açısından önemlidir. Örneğin bir erkek, erkeklere cinsel ilgi duyup hala erkek cinsel kimliğine sahip olabilir. Cinsel kimlik ile ilgili sorunlar bambaşka bir konudur, transseksüalite ile eşcinsellik birbirinden tamamen ayrıdır.
Ailesi tarafından “düzelsin” diye terapiye getirilen eşcinsellerin sayısı azımsanmayak kadar fazla. Aynı şekilde içselleştirilmiş homofobi nedeniyle suçluluk ve utanç hisseden eşcinseller de az değil. En çok ergenlikte bedenin keşfiyle ortaya çıkan cinsel duygular önce bir şok yaratabilir. Bunu sıklıkla bir inkar evresi ve daha sonra da bir depresyon/öfkelenme evresi takip eder. Bunların nihayetinde kabullenme ve uyum evresine geçilir. Bir eşcinsel için bunları paylaşacak biri olmaması, bunları konuşamamak ruh sağlığı sorunlarına yol açabilir. İşte eşcinsellerin terapiye ihtiyaç duyabilecekleri nokta budur. Terapinin amacı asla eşcinsel kişinin cinsel yönelimini değiştirmek değil, kişinin bu süreci geçirmesini kolaylaştırmak ve uyumunu sağlamaktır. Cinsel yönelimin değiştirilmeye çalışılması etik ve ahlaki değildir. Terapide ilk hedef danışanın kendini kabullenmesini, kendiyle barışmasını sağlamak, onu dış dünyadan gelebilecek tepkilere karşı hazırlamaktır. Kişi önce kendini tam anlamıyla kabullenmelidir ki ailesine, arkadaşlarına ve hatta yabancılara karşı kendini koruyabilsin, özgüvenini yitirmesin.
Azınlık olmak zordur, ancak Lambdaİstanbul’un dediği gibi: Ne yanlış ne de yalnızsınız!

Dünya Cinsel Sağlık Birliği’nin Cinsel Haklar Bildirgesi*

Tuesday, April 1st, 2008

Cinsellik her insanın kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinselliğin tam olarak gelişimi temas, mahremiyet, duygusal ifade, zevk, şefkat, aşk gibi temel insan ihtiyaçlarının doyumuna bağlıdır.

Cinsellik birey ile sosyal yapılar arasındaki etkileşim aracılığıyla oluşur. Cinselliğin tam gelişimi bireysel, kişilerarası ve toplumsal mutluluk/iyilik için temel gereklerden biridir.

Cinsel haklar özgürlüğe, onura ve her bir insanoğlunun eşitliğine dayalı evrensel insan haklarıdır. Sağlık ana insan haklarından biri olduğuna göre cinsel sağlık da temel bir insan hakkı olmalıdır.

Bireylerin ve toplumların cinsel sağlıklarının gelişiminin temini için aşağıdaki cinsel haklar tanınmalı, teşvik edilmeli, saygı gösterilmeli ve toplumlar tarafından savunulmalıdır. Cinsel sağlık bu cinsel hakların tanındığı, saygı duyulduğu ve uygulandığı ortamlarda mümkündür.
1. Cinsel özgürlük hakkı. Cinsel özgürlük bireylerin tüm cinsel potansiyellerini ifade etmelerine olanak verir. Ancak her çesit cinsel zorlama, istismar ve taciz yaşamın her anı ve durumunda bu özgürlüğün dışındadır.
2. Cinsel otonomi, cinsel bütünlük ve vücudunun güvenliği hakkı. Bu hak kişinin kendi kişisel ve sosyal etiği çerçevesinde kendi cinsel hayatıyla ilgili kendi kendine karar verebilme gücünü içerir. Ayrıca işkence, yaralama ve her çeşit şiddetten arınmış olarak vücudumuzu kontrol etmemize ve zevk almamıza olanak verir.
3. Cinsel mahremiyet hakkı. Bu madde başkalarının cinsel haklarına müdahale edilmediği sürece yakınlaşma konusunda bireysel karar verme ve davranma hakkını içerir.
4. Cinsel eşitlik hakkı. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, ırk, sosyal sınıf, din veya fiziksel ve zihinsel engel gözetilmeden hiçbir ayırıma maruz kalmama hakkıdır.
5. Cinsel zevk hakkı. Cinsel zevk, otoerotizm dahil olmak üzere, fiziksel, psikolojik, akli ve ruhsal refah kaynağıdır.
6. Duygusal cinsel ifade hakkı. Cinsel zevk erotik haz ve cinsel eylemlerden daha fazlasıdır. Bireylerin cinselliklerini iletişim, dokunma, duygusal ifade ve aşk aracılığıyla ifade etme hakları vardır.
7. Özgürce cinsellik içeren ilişki kurma hakkı. Bunun anlamı evlenme ya da evlenmeme, boşanma ve başka çeşitli sağduyulu cinsellik içeren ilişkiler kurabilme ihtimalinin olmasıdır.
8. Özgür ve sağduyulu üreme seçimi yapma hakkı. Bu madde çocuk sahibi olma veya olmamayı seçme hakkını, çocuk sayısına ve ne kadar aralıkla olacağına karar verme hakkını ve doğurganlık düzenlemeleriyle ilgili tüm tedavilere tam erişim hakkını içerir.
9. Bilimsel araştırmaya dayalı cinsel bilgi edinme hakkı. Bu hak cinsel bilginin bilimsel açıdan etik araştırmalar sonucu elde edilmiş olması ve bütün sosyal seviyelerdeki kişilere uygun şekilde yayılması gerektiğini ifade ediyor.
10. Kapsamlı cinsellik eğitimi hakkı. Bu doğumdan başlayarak yaşam boyu devam eden bir süreçtir ve bütün sosyal kurumları kapsamalıdır.
11. Cinsel sağlık bakımı hakkı. Cinsel sağlık bakımı tüm cinsel endişe, sorun ve hastalıkların engellenmesi ve tedavisinde mevcut ve ulaşılabilir olmalıdır.
(*) : 10 – 15 Temmuz 2005 tarihlerinde Montreal – Kanada’da yapılan 17.Dünya Seksoloji Kongresi’nde sunulmuş ve kabul edilmiştir

Ortoreksiya

Tuesday, April 1st, 2008

Zaman zaman sadece birşeyleri sizin için iyi olup olmadığını düşünmeden yiyebilmeyi istiyor musunuz? Uyguladığınız diyet sizi sosyal anlmda kısıtlıyor mu? Bütün bir günü ne yediğinize dikkat etmeden geçirme fikri bir hayal gibi mi geliyor? Anneniz tarafından hazırlanmış bir yemeği size ne verdiğini kontrol etmeye çalışmadan sadece oturup yemek imkansızmış gibi mi geliyor? Kilonuz insanların sizi anoreksik zannetmesine sebep olacak kadar düştü mü? Yarın ne yiyeceğinizi bugünden planlıyor musunuz? Yediğiniz yemeğin “doğru” olması, onu yerken aldığınız zevkten daha mı önemli? Kendinize ne yiyip ne yiyemeyeceğiniz konusunda gittikçe daha katı kurallar mı koyuyorsunuz? Sağlıklı besinler tüketince kendinize olan güveniniz artarken bu şekilde beslenmeyenleri küçümsüyor musunuz?

Eğer bu soruların bazıları size “Evet, işte aynı ben” dedirtiyorsa o zaman siz de çağımızın yeni sorunu olan Orthorexia ile tanışmış olabilirsiniz. İlk olarak 1997 yılında Dr. Steven Bratman tarafından bahsedilen bu yeme bozukluğu henüz tanı sistemlerine girmiş olmasa da son yılların oldukça tartışılan, ve bir sonraki tanı sistemi kitapçığına (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-DSM) girmesi beklenen bir bozukluk Orthorexia. Orthorexia’yı “doğru beslenme konusunda aşırı takıntılı olmak” diye tanımlayabiliriz. Ancak Orthorexia ile ilgili bilinmesi gereken önemli noktalar şunlardır: Orthorexia kısa dönemli değil, uzun dönemli bir davranış biçimidir. Öyle ki yapılan sıkı diyetler artık doğal beslenme şekline dönüşmüştür. Yeni bir diyete başlarken yenen yemeklere dikkat edilmesi beklenen bir durumdur. Ancak bu dikkat aşırı bir şekilde ve uzun süreli devam ettiği zaman, ve kişinin sosyal yaşamındaki kararları etkileyecek noktaya geldiği zaman (arkadaşlarla program yaparken gidilen yerde ne gibi yiyecekler olacağına göre karar vermek, bazı tatil programlarına gidilen yerde sağlıklı besinler bulamama endişesi ile katılmamak gibi) sorun haline gelmiş demektir. Buna bir bozukluk denebilmesi için kişinin hayatını ciddi şekilde olumsuz yönde etkiliyor olması gerekir. Dine bağlı yeme kuralları Orthorexia ile karıştırılmamalıdır. Orthorexia’da temel, belli yemeklere karşı olan nefrettir.
Orthorexia Nervosa tıpkı Anorexia Nervosa gibi aşırı kilo kaybı ve kalp yetmezliğine bağlı ölümle sonuçlanabilir. Ancak bu konuda çalışan uzmanların ikisini birbirinden ayırt edebilmesi gerekmektedir. Çünkü henüz tanı sisteminde yer almadığından dolayı pek çok uzman tarafından Orthorexia, Anorexia ile karıştırılmaktadır. Aralarındaki en temel fark Anorexia Nervosa’da amacın zayıflamak olmasıdır. Anoreksik kişiler beden imajlarının düşük olması nedeniyle kilo kaybetmek amacı güderek kendilerini sıkı bir diyete sokarlar. Orthorexia’da ise amaç kilo vermek değildir. Sağlıklı beslenmektir. Kendilerini doğal, saf ve sağlıklı hissetmek isterler. Sağlıksız olduğunu düşündükleri birşey yedikleri zaman, bu sevdikleri birşey olsa bile suçlu hissederler. Sağlıksız beslenen kişileri de küçük görme eğilimleri vardır. Onların da beslenmelerini düzeltmeye çalışabilirler. Bu farklar nedeniyle tanı yanlış konulduğu zaman tedavi de başarısız olabilmektedir. Zayıflama amacı gütmeyen bir kişinin beden imajını düzeltmeye çalışmak sonuç vermeyecektir.

Orthorexia’da yaygın görülen durumlardan biri fiziksel bir sorunun sonucunda sağlıklı beslenmeye başlamak ve daha sonrasında bunun aşırıya kaçarak bir takıntı haline dönüşmesidir. Örneğin sindirim sistemiyle ilgili sorunlar yaşayan bir kişi bunun beslenme şekline bağlı olduğunu düşünerek diyetini değiştirmeye başlar. Bu değişikliğin hissettiği hazımsızlık, mide yanması, bağırsak problemleri gibi sorunları azalttığını görüp gittikçe daha katılaşan bir diyet uygulamaya başlayabilir ve bunu yaşam tarzı haline getirebilir. Orthorexia görülen kişilerde obsesif-kompulsif bozukluk semptomları da görülmesi sık rastlanan bir durumdur. Aynı zaman da mükemmelliyetçilik de sık görülen bir başka ortak özelliktir.

Ergenlerde Yeme Bozukluğu

Tuesday, April 1st, 2008

Çocuğunuz büyüyüp de ergenliğe girerken hem fiziksel hem de ruhsal pek çok değişiklikten geçer. Bütün bunların arasında bazen neyin beklenen olduğunu, neye dikkat edilmesi gerektiğini ayırt etmek oldukça zor olabilir. Günümüzde oldukça yaygınlaşmakta olan ergenlik sorunlarından birisi dış görünüm, kilo ve yeme konusundaki takıntılardır. Peki ama zaten vücutta meydana gelen doğal gelişimin yarattığı endişeleri, hormonal değişikliklerin meydana getirdiği duygusal dalgalanmaları, güvensizlikleri nasıl bir yeme bozukluğunun ilk işaretlerinden ayıracaksınız? Bu elbette ki kolay değil. Ancak konu hakkında bilgi sahibi olmak en azından gözünüzü açık tutmanızı sağlayabilir ve “kırmızı bayrakları” farketmenize yardımcı olabilir.

Ergenlerin dış görüntüleriyle gittikçe daha çok ilgilenmeye başlamaları, ayna karşısında daha çok vakit geçirmeleri, kendileriyle ilgili beğenmedikleri özelliklerini fazlaca büyütmeleri (“burnum çok büyük ve herkes bana bakınca bunu farkediyor” veya “bu sivilceyle oraya gidemem ki çok çirkin görünüyorum” gibi), zaman zaman kendilerine güvensiz olmaları, başkalarına özenmeleri ve başkaları gibi olmak istemeleri beklenen durumlardır. Ancak ergenliğin aynı zamanda erişkinlik hayatlarını etkileyecek olan bir benlik algısının, kendine güvenin ve kişiliğin oturduğu süreç olduğu da unutulmamalıdır. Her ne kadar ergenlikte arkadaşlar ailenin önüne geçiyor ve aile ergenin hayatındaki önemini kaybediyor gibi gözükse de bu aslında ailenin hala ergeni önemli ölçüde etkilediği gerçeğini kaybetmez. Bireyin kendine olan güvenini dış görünümüne dayandırmamasını sağlamasındaki birincil rol aileye, ebeveynlere aittir. Hassas bir anda anne veya babadan gelen bir yorum ergende ciddi yaralara yol açabilir.

Eğer çocuğunuz kilosu konusunda gittikçe daha çok konuşmaya, düşünmeye, meşgul olmaya başlamışsa, ayna karşısından sıklıkla “göbeğim/kalçam vs ne kadar çok çıkıyor, bacaklarım çok kalın” gibi yorumlarla ayrılıyor ve bu durum onu fazlasıyla rahatsız ve mutsuz ediyorsa, bu mutsuzluğunu yenmek için yaşına uygunsuz, sağlıksız diyetler yapmaya çalışıyorsa, bazı besin gruplarını beslenmesinden tamamen çıkarıyorsa (örneğin hiç yağsız yemek, karbonhidrat hiç tüketmemek gibi), kendini aç bırakıp sonra yeme atakları oluyorsa, belli bir beden veya kiloyu takıntı haline getirmişse ve o beden veya kiloya gelmeden kendini mutlu hissedemeyeceğini dile getiriyorsa, kısa sürede aniden çok kilo vermişse, alış verişe gittiğinizde istediği beden kota giremediği için veya denediği bir kıyafetin istediği gibi iyi durmadığını düşündüğü için sinirleniyor ve göz yaşlarına boğuluyorsa, kendini kilosu yüzünden yeterince iyi, yeterince hoş, yeterince sevilebilir bulmuyorsa, ancak ideal kilosuna ulaşınca hayatında her şeyin istediği gibi olacağını düşünüyorsa, eğer kendinizi sık sık evde bu konuları konuşur ve çocuğunuzu ikna etmeye çalışır buluyorsanız….ve buna benzeri örnekler evinizde sık yaşanıyorsa lütfen bir uzmana danışın.

Yeme bozuklukları henüz oluşup kemikleşmeden önce, özellikle ergenlik yıllarında yakalanabilir ve çok daha kolay baş edilebilir. Ayrıca bu dönemde ailenin nasıl davranması gerektiğini bilmesi de önemlidir. Örneğin bir anne iyi niyetle çocuğuna destek olmaya çalışırken ona farkında olmadan aslında haklı olduğu ve zayıflarsa daha çok sevileceği mesajını veriyor olabilir. Çünkü ailenin bir konudaki iyi niyetli desteği genelde ergen tarafından demek ki onlar da kilo vermem gerektiğini düşünüyorlar, böyle çirkin olduğumu düşünüyorlar gibi algılanabilir.

Ne yazık ki özellikle medyanın etkisiyle günümüzde gençler güzellik kavramını zayıflıkla ölçerek yetişmekteler. Kendini iyi ve güzel hissedebilmek için 34 veya 36 beden olması gerektiğini düşünen genç kızların sayısı gittikçe artmakta. Elbette ki herkes zayıflamayı isteyebilir, önemli olan bununla ilişkilendirilen beklentilerin gerçekçi olması (hayatındaki herşeyin kilo verince düzeleceğini düşünmemek gibi), eğer istenen kilonun üstünde olunursa bunun dünyanın sonu olmaması, bu uğurda sağlıksız alışkanlıklar edinilmemesi, ve en önemlisi kendine olan güvenin kilo vermeye doğrudan bağlantılandırılmamasıdır.

Diabulimia

Tuesday, April 1st, 2008

Birçok beslenme uzmanının bildiği gibi yeme bozukluğu olan bir danışanla çalışırken birçok karmaşık ve zor engeller ortaya çıkarabilir. Bu engeller danışanın tip 1 diyabeti olunca ve danışan kilo verme amacıyla kendine bilerek daha az insülin enjekte edince katlanarak büyür.
Bu uygulamaya verilen diabulimia adı resmi bir tanı değildir, bu terminoloji popüler basın tarafından üretilmiştir. Ancak bu kelime henüz manşetlere çıkmaya başladıysa da uygulamanın kendisi yeni değil. Bu uygulama iki hastalığın kesişmesiyle ortaya çıkıyor. Tip 1 diyabeti olan kaç hastanın bu tip bir davranışta bulunduğunu söylemek zor ancak hepsi olmasa bu hastalığa sahip genç kadınların çoğunun bu uygulamanın farkında olduğuna inanılıyor. Muhtemelen önemli sayıda kişi farklı derecelerde bu davranışı uyguluyor; kimisi önemli bir olay öncesi birkaç kilo vermek için, kimisiyse kötü tıbbi sonuçları olacak kadar sık.
Bu komplikasyonların şiddetini yeterince vurgulamak zor. Almaları gerekenden daha az insülin iğnesi yapan kadınların ölüm riskleri verilen dozu söylendiği şekilde alanlara göre üç kat daha fazla, ayrıca hastalığın komplikasyon oranı da daha yüksek. Ölüm riskine ek olarak aldığı insülini azaltan hastaların göz hastalığı, böbrek yetmezliği, el ve ayaklarda sinir hasarı dahil olmak üzere çeşitli mikrovasküler komplikasyonlarla ve kalp krizi ve inme gibi makrovasküler komplikasyonlarla karşılaşma riskleri daha fazla. Hiçbir yeme bozukluğunun hoş sonuçları yoktur ancak diabulimia diğerlerine göre çok daha hızlı hasar verebilir.
Diabulimia, bir hastanın insülini yapmayarak vücudunun glukozu işlemesini imkansız hale getirerek idrarla dışarı atılmasına neden olması. Bir hastanın diabulimik olabileceğinin işaretleri arasında hiperglisemi, kiloda ani değişiklikler, düşük enerji, alışılmadık yeme şekilleri, tıkınırcasına karbonhidrat ve tatlı yemek, yiyecek ve beden imgesine takıntı, yiyecek saklamak ve nefeste ve idrarda keton (aseton) kokusu vardır. Diabulimia en çok ergen kızlarda ve genç kadınlarda görülse de bu yaşı daha ileri kadın ve erkeklerin yatkın olmayacağı anlamına gelmez.
Elbette insülin alımını iyi idare edemeyen her tip 1 diyabet hastası bunu kilo vermek amacıyla yapmıyor. Diabulimikleri ayırt eden nokta onların odağının kilo vermek olması.
Diyabeti olmayan yeme bozukluğu olan kişiler gibi diabulimiklerin de vücut imgeleriyle bir takıntısı ve başka takıntılı davranışları, mükemmeliyetçi olma eğilimleri ve kendilerine karşı nefret duyguları veya yeterince iyi değillermiş gibi hissetmeleri söz konusu olabilir. Bunlar diyabet gibi hayat tehdit edici bir hastalığın tanısıyla daha da şiddetlenebilir. Ayrıca bir takım aile dinamikleri de bu davranışa katkıda bulunabilir. Bazen yeme bozukluğu diyabetten önce var olabilir ancak tersini de görmek mümkün. Bazen diyabet tanısı ilk konulduğunda görülen kilo alımı da tetikleyici olabilir. Açıklanamayan kilo kaybı genelde ilk tanının bir parçasıdır. Genç bir kız 10 kilo verdiği için çok mutlu olabilir. Ancak tedavinin ilk aşamasında kilo normale dönmeye başladıkça hasta düşük kilosunu korumak isteyebilir, bu da diabulimik davranışı tetikler. Doktorlar hastanın insülinini ayarlamaya çalışırken meydana gelen hafif kilo alımı da hızlandırıcı rol oynayabilir. Hastalar kendilerine bakmaya başlayınca kilo aldıklarını farkederler.
Beslenme uzmanları yardımcı olmak için ne yapabilirler?
İlk olarak beslenme uzmanlarının kendilerini yeme bozuklukları hakkında eğitmeleri gerekmektedir. Diabulimiayı tedavi etmek için sihirli bir yol yok ancak beslenme uzmanlarının kendini eğitmenin yanı sıra bir doktor, ruh sağlığı uzmanı ve bir diyabet eğitmeninden oluşan multidispliner bir takımla çalışması da gerekiyor. Aile terapisi, destek grupları ve SSRI kullanımı da yardımcı olabilir. Eğer hastaların hastaneye yatırılması gerekiyorsa bu tesislerin diyabetli hastalarla çalışmak için gerekli ekipmana sahip olması gerekiyor. Bazı yeme bozukluğu klinikleri sadece sağlıklı kişiler için. Hepsinde diyabetle başa çıkabilecek bir ekip yok.
Hedef hastanın yetki sahibi olmasını sağlamak. Azarlandıklarını veya bazı yiyeceklerin onlara yasaklandığını düşünmemeliler. Eğer sistemleri yerli yerinde kullanmayı öğrenirlerse özgürlük onların. Onların bunu hakettiklerine inanmalarına yardımcı olacak temeli kurmaya yardımcı olmak gerekiyor.

Çocuğunuzun İleride Yeme Bozukluğu Olmasın

Tuesday, April 1st, 2008

Gazetelerde okuduğunuz haberlerden, televizyondan, etrafınızdan duyduklarınızdan bildiğiniz gibi yeme bozuklukları gittikçe daha çok görülen bir sorun. Ergenliğe girmek üzere veya ergen bir çocuğu olan ailelerin yeni endişe kaynağı belki de… “Ya çocuğumda yeme bozukluğu olursa?” sorusu ebeveynlerin aklından daha çok geçer oldu artık.
Gençler ergenlikten yetişkinliğe geçerken bozuk yeme davranışları – yeme atakları ve kendini kusturma gibi – daha yaygın hale geliyor. Bozuk yeme davranışları ise daha kötü beslenme kalitesi, kilo alımı ve obezite başlangıcı, depresif belirtiler ve yeme bozukluklarının başlangıcı gibi çeşitli zararlı psikolojik, fiziksel ve davranışsal sonuçlarla ilişkilendiriliyor. Bu nedenle bozuk yeme davranışlarını önleyecek stratejiler belirlemek önemli.
Bu amaca yönelik olarak yapılan araştırmalardan biri aileleriyle düzenli olarak birlikte yiyen ergen kızlarda bozuk yeme davranışlarının görülme riskinin daha düşük olduğunu ortaya koydu. Bu araştırmaya göre aileleriyle sık sık yemek yiyen ergen kızların beş sene sonra kilolarını kontrol altına almak için diyet hapları, laksatif kullanma veya başka aşırı yöntemlere başvurma ihtimali daha az. Minnesota’da yapılan araştırmada 31 okuldan 2516 ergen 1999’da ve 2004’te kendilerine verilen aileleriyle yeme sıklıkları, BMI’ları, ailelerinin bağlılığına dair hisleri ve yeme davranışlarıyla ilgili anketleri cevapladılar. 1999’da aileleriyle haftada beş veya daha fazla öğün yemek yiyen ergenlerde 2004 yılında kilolarını kontrol amaçlı kendini kusturma veya diyuretik kullanma gibi bozuk yeme davranışlarının önemli derecede daha az olduğu görüldü.
Bu araştırmanın sonuçlarından anlaşılabileceği gibi çocuklu ailelerin, ailecek yemek yeme alışkanlıkları olması oldukça önemli. Sağlıklı yeme alışkanlıkları edinilmesi bakımından masa başında, televizyon izlemeden veya başka dikkat dağıtıcı herhangi bir şey yapmadan düzenli öğünler yemenin önemi zaten biliniyordu. Ancak bu benzeri araştırmalar olaya başka bir boyut getirerek hastalığa dönüşecek davranışların oluşmaması için bu alışkanlıkların önemini ortaya koyuyor. Aileler endişelendikleri konularda önlemler aldıkları ve bilinçli oldukları sürece bu endişe olumlu bir hale dönüştürülebilir, aksi takdirde korkunun ne yazık ki tek başına bir faydası yok.
Yeme bozukluğu ortaya çıkması kaygısıyla sağlıklı beslenme üzerine sık sık konuşan ebeveynlerin çocuklarında da ileride bu konuda takıntı gelişmesi veya tam tersine tepki doğurması muhtemeldir. Bu nedenle bu konuda olabildiğince doğal bir tutum takınmak ve konunun üzerine gitmemek en iyisidir. Unutmayın ki çocuğunuz en temel olarak sizi model alacaktır, ona beslenmeye dair bir takım şeyleri öğretmek için özel çaba harcamaksızın kendiniz örnek olmak en iyi yöntemdir.