Archive for the ‘Uncategorized’ Category

A. İlk Olarak: Kendinizi Sevmelisiniz!

Tuesday, March 31st, 2009

Başkalarıyla olan ilişkileriniz
kendinizle olan ilişkinizin aynasıdır.

Hayatımızda kurduğumuz en önemli ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkidir.  Birçok kişi kendilerini sevip sevmedikleri sorulduğunda hiç düşünmeden evet seviyorum cevabını verirler. Halbuki belki de duygularını daha derin bir şekilde inceleyecek olsalar, kendilerinin en büyük düşmanı olduğunu farkedebilirler.  Çoğumuz başkalarinin bize, bizim kendimize davrandığımız şekilde davranmasina tahammül edemezdik. Kendimize genellikle nutuk çekeriz, kendimizi yargılar hatta bazen cezalandırırız; merhametiyse arkadaşlarımıza saklarız. Ama bunları yapan bir başkası olsa belki de o insanla olan ilişkimizi keseriz. Halbuki kendimize de başkalarına gösterdiğimiz merhameti göstermeli, başkalarının bize davranmasını istediğimiz gibi sevgiyle, şefkatle, kabullenişle yaklaşmalıyız. Çünkü unutmamalı ki, biz kendimize nasıl davranırsak, ne kadar saygı ve sevgi duyarsak, başkaları da bizi öyle sever ve sayar.

Değişmek için ilk adım, farkındalıktır. Öncelikle kendimize nasıl davrandığımızla ilgili dürüst olmalıyız.
Mesela,
Kendinizle nasıl konuşuyorsunuz?
Kendinizden emin misiniz?
Kendinize karşi kibar mısınız?
Kendinizle barışık mısınız?
Görünüşünüzle, nasıl davrandığınız ve nasıl konuştuğunuzla barışık mısınız?

Eğer insanların çoğu gibiyseniz, daha düz bir karnınız, daha küçük bir burnunuz, daha küçük kalçalarınız olmasını, daha akıllı, daha kültürlü olmayı, daha heyecanlı bir hayatınız olmasını isterdiniz. Bizden başka herkesin halinden memnun olduğunu, kendine güvendiğini zannederiz. Değişmek isteyen sadece bizizdir. Şu yanınızdaki kadın ne kadar şanslıdır ki böyle güzel bir yüzü vardır, karşıdan geçen kadının ne güzel bir ailesi vardır, arabadaki adamın ne kadar da iyi bir işi vardır. Oysa herkes ayni şekilde hisseder. Herkes bir takım konularda kendine güvensizdir, kendine karşi gereğinden sert davranır, ve kendini sevmek için mücadele eder. Ve kuvvetle muhtemeldir ki size bakip da özendiği bir yön vardır.

Kendimize nasıl davrandığımızı farkedince, bunu değiştirme gücünü de kazanmış oluyoruz. En değerli hedef kendini sevmek ve kabul etmektir. Göreceksiniz ki kendinizi olduğunuz gibi kabul etmek için çaba harcadığınızda, kendinizi olduğunuz gibi kabul etmeniz gerektiğini anladığınızda hayatınız da değişmeye başlayacak.

Kendini kabullenmeye ilk engel sevginin kazanılması gerektiğine inanmaktır. Başkalarının sevgisini haketmek için birşeyler yapmamız gerektiğine inanmakla kalmaz, kendimizi sevmek için bile şartlar koyarız. “Daha zayıf olunca halimden daha memnun olacağım, daha başarılı olunca kendimi daha çok seveceğim, bu kadar güvensiz olmayı bırakınca kendimi seveceğim, şuna benzeyince kendimi kabulleneceğim, ya da kendim gibi olmadığım zaman kendimi kabulleneceğim.”

Hepimiz bu tip şeyler düşünürüz, ve kulağa ne kadar garip ve yanlış geldiğini görüyor musunuz?  Oysa kendinizi sevdikçe daha çok sevilebilir hale geleceksiniz. Ancak kendinizi tamamen sevince olabileceğiniz en iyi insan haline gelebilirsiniz.
En yakın arkadaşınıza “Kilo verene kadar seni sevemem.” Ya da “Mükemmel olmadığın için seni sevmiyorum. Sürekli herşeyi yüzüne gözüne bulaştırıyorsun.” dediğinizi düşünebiliyor musunuz? Sanmam. Ama kendimize gelince böyle konuşmaktan çekinmiyoruz.

Hiç kendini pek iyi hissetmeyen birine gidip onu neşelendirmeye çalıştınız mı? Ona iltifatta bulundunuz mu? Peki birine hoş birşey söylediğinizde, iltifat ettiğinizde o kişinin gözlerindeki pırıltıyı, yüzündeki ışıldamayı farkettiniz mi? Ya da o kişinin birden daha çekici veya daha eğlenceli bir hal aldığını? Bu sizin hayalgücünüz değil, gerçek bir değişim. Aynı şey kendinize iltifat ettiğinizde de gerçekleşir. Deneyin, göreceksiniz.

Kendinize en az başkalarına davrandığınız kadar iyi davranın, hakediyorsunuz!

B. Ben Kendimim

Monday, March 30th, 2009

Sizinle bir şiir paylaşmak istiyorum, kendini kabul etmeye dair, kendini bir bütün olarak görmeye ve bu bütünü oluşturan her parçayı kucaklamaya ve sevmeye dair bir şiir…
Ünlü bir psikolog olan Virginia Satir bu şiiri on beş yaşında kendiyle ve hayatla ilgili bir sürü soru işareti olan öfkeli bir kızla çalışırken yazmış. Gerçekten de ergenlik döneminin karmaşasına ve özellikle “ben” kavramının şekil aldığı, kendine güvenin, kendini kabullenme ve sevmenin yerleştiği bu yıllara oldukça uygun bir şiir. Ancak ben yine de her yaşta insanın arada sırada, ihtiyaç duyduğunda veya aklına geldikçe, inançlı bir şekilde bu şiiri okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hepimiz bazen şüpheye düşüyor, sallantılı zamanlardan geçiyoruz. İşte özellikle böyle zamanlarda hepimizin ne kadar özel olduğumuzu ve her şeyimizle sevilir ve kabul edilir olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacı var.

BEN KENDİMİM

Tüm dünyada benim gibi hiç kimse yok.
Bazı yönleri bana benzeyenler var,
Fakat kimse tam olarak tüm yönleriyle benim gibi değil,
Dolayısıyla bende varlık bulan her şey sadece bana özgü,
Çünkü ben onları tek başıma seçtim.
Benimle ilgili her şey benim;
Vücudum ve onu oluşturan her şey;
Zihnim ve onu oluşturan tüm düşünce ve fikirler;
Gözlerim, ve onun ifade ettiği tüm görüntüler;
Duygularım, ve onlar her neyse
Öfke, neşe, kaygı, sevgi, hayal kırıklıkları, heyecan;
Ağzım, ve onlardan çıkan her sözcük
Nazik, yumuşak ya da kaba, doğru ya da yanlış;
Sesim, yüksek ya da alçak,
Ve tüm davranışlarım, başkalarına ya da kendime karşı.
Kendi fantezilerim, rüyalarım, umutlarım, korkularım.
Tüm zafer ve başarılarım benim, tıpkı tüm hatalarım gibi.
Çünkü beni oluşturan tüm parçalar benim.
Ben kendimle tamamen yüzleşebilirim
Ve böyle yaparak beni oluşturan tüm parçaları sevip,
Onlarla dost olup, dostça yaşayabilirim.
Ve böylece benim için en önemli şeylere ulaşmak üzere,
Bir bütün olarak amaçlarımı gerçekleştirebilirim.
Kendi kendimi şaşırtan bazı yönlerim olduğunu biliyorum.
Ve bilmediğim başka yönlerim de var.
Fakat kendimle dost olduğum ve kendimi sevdiğim sürece,
Beni şaşırtan bu yönlerin üzerine cesaret ve umutla gidip
Kendimle ilgili daha pek çok şey bulabileceğimi biliyorum.
İnsanlara nasıl görünürsem görüneyim,
Ne söylersem, ne yaparsam yapayım,
Herhangi bir anda ne düşünürsem, ne hissedersem hissedeyim,
Hepsi de benim./ Bu bana özgü.
Zamanın o noktasında nerde olduğumun bir ifadesi.
Ne yaptığıma, nasıl düşündüğüme, ne hissettiğime baktığımda,

bazı yönlerim uyumsuz olabilir.
Ve ben bu uymayan yönleri çıkarıp,
Uyduğuna emin olduklarımla yola devam edebilirim.
Çıkardıklarımın yerine yeni şeyler yaratabilirim.
Görebilir, duyabilir, hissedebilir,
Düşünebilir, söyleyebilir ve yapabilirim.
Benim dışımdaki dünyada, insanlara bir düzen yaratabilecek,
İlişkileri anlamlı kılabilecek, üretken ve onlara yakın
olabilecek,
Gerekirse dışarıda hayatta kalabilecek bir birikimim var.
Kendime aidim ve böylece kendimi yeniden biçimlendirebilirim.
Ben kendimim ve bundan mutluyum.
Virginia Satir

C. Olumlu İfadeler

Sunday, March 29th, 2009

Nedir? Nasıl işe yarar?
“Olumlu İfadeler” bilinçaltını etkilemek ve aksiyonu tetiklemek için defalarca tekrar edilen cümleciklerdir.  Bu cümleler gerçekleşmesi istenen bir durumu anlatırlar ve işe yaramaları için inançla, dikkatle, duygu katılarak üst üste tekrarlanırlar.
Küçüklüğünüzü düşünün; ilk bisiklete binmeyi veya yüzmeyi öğrendiğiniz zamanı. İçinizden sürekli “ben bunu yapabilirim, ben bunu yapabilirim” diye düşünmemiş miydiniz? Bunu düşündünüz ve buna inandınız, sonuçta da başardınız. İşte bu yaptığınız tam olarak “olumlu ifadeler”i kullanarak kendi kendini telkin etmenin örneği.
Ne yazık ki çoğu zaman insanlar olumsuz ifadeleri sık sık düşünerek istenmeyen durumları bir bakıma kendileri çağırırlar. “İfadeler” iki yönlü de kullanılabilirler, yıkıcı veya yapıcı bir şekilde. Sonucu değiştirecek olan bizim onları nasıl kullanmayı seçtiğimizdir.
“İfadeler” gözümüzde birşeyi canlandırmaya benzer. Sürekli tekrarlanan kelimeler sayesinde beynimizde bir takım görüntüler ve sahneler belirir. Kelimeler bir kişinin hedefine, bir objeye veya gerçekleşmesini istediği bir duruma odaklanmasına yardımcı olur.  Sıklıkla yapılan tekrarlar bilinçaltının onları kabul etmesini sağlar ve bu da kişinin düşünüş ve davranış şeklini etkiler.
Bazen çok hızlı işe yararlar, bazense zaman gerekir, sabırla tekrarlamaya devam etmek gerekir. “Olumlu İfadeler”i tekrarlayıp sonra bitince yine olumsuz düşünceler düşünmek olumlu kelimelerin etkisini ortadan kaldırır. Olumlu sonuçlar elde etmek için olumsuz düşünceleri uzaklaştırmalısınız.
“İfadeler” farkedildiğinden çok daha sık kullanılıyor günlük hayatta. Birisi kendisine her “ben bunu yapamam”, “ben tembelim”, “bunu başaramayacağım” dediğinde “Olumsuz İfadeler”i kullanmış oluyor. Bilinçaltı kendisine söyleneni kabul etme ve ona göre davranma eğilimindedir. Madem bunu iki yöne doğru da kullanma gücü elinizde, neden iyi olanı seçmeyesiniz ki?

Liste nasıl oluşturulur?
• İfadelerinizi değiştirmek istediğiniz alana, hedefinize uygun olarak oluşturun. Ulaşmak istediğiniz sonucu hatırlatacak kelimeler kullanın.
• Onları düzenli olarak kullanın. Sık sık kullanın ki bilincinize işlesinler ve değiştirmek istediğiniz davranış söz konusu olunca verdiğiniz doğal reaksiyonun bir parçası olsunlar.

• Bunu başarmak için bilinçli olarak çözmek istediğiniz sorunla bu cümleleri sürekli bağdaştırın. Olumsuz düşüncelerinizi ve korkularınızı bu cümlelerle dengeleyin.
• Listenizi hep el altında bulundurun.
• Güne bu ifadelerle başlayın ve günü bu ifadelerle bitirin. Yatağınızın başucunda listenin bir kopyasını bulundurmak, uyanınca ve uyumadan önce onları okumayı hatırlamanıza yardımcı olabilir. Gün içinde de mümkün olan her durumda tekrarlayın.
• İfadeleriniz basit ve direk olsun. Duyularınıza hitap eden somut sözcükler kullanın, havada kalan çok soyut sözcüklerden kaçının.
• Sadece olumlu kelimeler kullanın. “Böyle olmak istemiyorum” yerine “Şöyle olmak istiyorum” deyin.
• İfadelerinize güçlü ve olumlu duygular katın. İfadelerinizi tekrarlarken hedefinize ulaşmanın verdiği neşeyi ve başarma duygusunu hissedin.
• İfadeleriniz kişisel olsun ve onları birinci şahısla yazın. Unutmayın ki siz sadece kendi davranışlarınızı değiştirebilirsiniz, başkalarını kontrol edemezsiniz. Başkalarının değişmesine yönelik cümleler sadece vakit ve enerji kaybınıza sebep olur.
• Size hedeflerinizi ve sonuçlarını hatırlatan ifadeler kullanın.
• İfadeler işe yaramaya başlamiş gibi davranın. Çevrenize karşı olan davranışlarınıza bunu yansıtın.
• Gözünüzde canlandırarak, hayalgücünüzü kullanarak ifadelerinizi güçlendirin. Bu cümlelerdeki hedeflerin hayatınızı nasıl değiştireceğini hayal edin.
• İfadelerinizi yazarken, henüz gerçekleşmemiş olsalar da gelecek değil şimdiki zaman kullanın. Tekrarlarken inanmakta güçlük çekiyorsanız, aklınızın bir köşesinden “ama öyle değil ki” diye geçiyorsa, inanana, hissedene kadar tekrarlayın.

Örnekler:
Mutlu ve başarılı olmayı hakediyorum.
Kendimi değiştirme gücüne sahibim.
Başkalarını anlıyorum ve onları affedebiliyorum.
Kendi seçimlerimi yapabilirim ve kendi kararlarımı verebilirim.
Kendim istediğim gibi yaşama ve kendi isteklerime öncelik verme özgürlüğüne sahibim.
Şartlar ne olursa olsun ne zaman istersem mutluluğu seçebilirim.
Hayatımın her alanında değişikliğe açığım.
Belli bir planım var ama bu planın değişikliğe açık olduğunu da kabul ediyorum.
Elimden geleni yapmak yeterli.
Sevilmeyi hakediyorum.
Sağlıklı ve mutluyum.
Ne olursa olsun sakinliğimi koruyabiliyorum.

Düşüncelerim benim kontrolüm altında.
Her gün herşey daha iyiye gidiyor.
Yaptığım herşeyde başarılıyım.
Başkalarına “Hayır” diyebiliyorum ve yine de sevilip değer verildiğimi biliyorum.
Kendimi koşulsuz olarak, sadece olduğum gibi seviyorum.
Bütün özelliklerimin farkındayım ve onları kabulleniyorum.
Kendime, kendim için en iyi olanı yapma iznini veriyorum.
Mutlu, sağlıklı, başarılı, olumlu bir insanım.
Bir insan olarak bu evrende koşulsuz bir şekilde değerliyim.

Sağlıklı yemek yiyorum.
Hergün biraz daha kilo veriyorum.
Hedefim olan vücut ağırlığına gittikçe yaklaşıyorum.
Canım sağlıklı olmayan yiyecekler çektiğinde irademi kullanabiliyorum.
Fiziksel aktivitemi düzenli olarak yapıyorum.
Günde 2 lt su içiyorum.
Sebze meyve tüketimime dikkat ediyorum.
Son yemeğimi yatmadan 2 saat önce yiyorum.

Nasıl kullanılırlar?
Aklınız başka birşeyle meşgul değilken, örneğin otobüste giderken, yürürken, bir yerde sırada beklerken tekrar yapabilirsiniz. Ayrıca günde birkaç kere onar dakikalik özel zaman dilimleri ayırabilirsiniz. Örneğin sabah kalkınca, gece yatmadan önce ve gün ortasında size uyan boş herhangi bir zaman.
Listenizi tekrarlarken hiçbir fiziksel, duygusal veya zihinsel gerginlik içinde olmamalısınız. Ne kadar iyi konsantre olursanız, tekrarladığınız “ifadeler”e inancınız o kadar fazla olur. Ne kadar çok duygu katarsanız, sonuç almanız da o kadar çabuk gerçekleşir.
Kimileri için tekrar tekrar yazmak daha çok işe yararken, kimileri için yüksek sesle okumak ve böylece kendi sesiyle “ifadeler”i duymak daha çok işe yarar.
Unutmayın ki ne olursa olsun en önemli nokta inanana kadar tekrar etmek. Eğer bunu başardığınızdan emin değilseniz, sizi iyi tanıyan, yanında rahat hissettiğiniz, gerçekten güvendiğiniz birinden yanınızda durmasını isteyebilir, ses tonunuzu inandırıcı bulduğunu söyleyene kadar tekrara devam edebilirsiniz. Hatta aynı kişiden “ifadeler”i ikinci şahısa çevirerek size söylemesini isteyebilirsiniz. Bazen bunları başka birinin, özellikle sevdiğiniz ve inandığınız birinin ağzından duymak çok işe yarayabilir.

Listenin kopyalarını buzdolabının üstüne, aynanın yanına ya da masanızın bir köşesine, kısacası sık sık gördüğünüz bir yere koymak da gün içinde farkında olmadan birer cümlesini de olsa gözünüze çarpmak suretiyle defalarca okumanıza yardımcı olacaktır. Bu bile bilinçaltınıza işlemesine yardımcı olur.

“İfadeler”i kullanarak hayatta gerçek olmasını istediğiniz şeyleri söylüyor olacaksınız. Gerçeği olmasını istediğiniz gibi göreceksiniz. Bir süre için içinde olduğunuz şartları, durumu ve şüphelerinizi bir yana bırakın ve farklı bir gerçekliğe konsantre olun!

D. Kış Geldi, Depresyon Kapıda mı?

Saturday, March 28th, 2009

Her kış geldiğinde üstünüze bir hüzün çöküyor, daha yorgun hissetmeye başlıyor, keyifsiz, bezmiş oluyor musunuz? Sabahları yataktan çıkmak gittikçe zorlaşıyor mu? Kışları hep kilo alırım diyenlerden misiniz? Bir takım insanlar bu tip belirtileri oldukça yoğun yaşıyorlar ve “kış depresyonu”na giriyorlar. Ancak bunun daha hafif şekli olan “kış hüznü”nden dolayı zor günler geçirenlerin sayısı da az değil.

Bazı araştırmalar depresyon vakalarının yüzde 14’ünün kış mevsiminde ortaya çıktığını gösteriyor. Güneşin ışınlarının azalması, havaların soğukluğu depresyona girişi tetikleyebilen faktörler. Gözün ışığa duyarlı olan retina tabakası, gelen ışığı beynimizin epifiz bezine iletir ve beyindeki melatonin hormonu seviyesi düşer, epifiz bezi melatonini karanlıkta salgılıyor. Melatonin ritmi önemli bir hormon. Karanlığın bastırması beyinde melatoninin artmasına nedene oluyor. Bu da bizi uyuşuk, uykulu ve biraz da iştahlı yapıyor.

DEPRESYONUN NEDENLERİ

Herkeste görülen günlük sıkıntıları, karamsar davranışları kış depresyonu ile karıştırmamak gerekiyor. Depresyon, sürekli karamsarlık, durgunluk, isteksizlik, uyku ve yemek yeme düzeninin bozulması, kendine dikkat etmeme, temizliğine önem vermeme, toplumdan uzaklaşma şeklinde seyrediyor. Ardından geleceğe yönelik plan yapamamak ve yaşamla bağların kopması gündeme geliyor. Ancak herkes zaman zaman bu tip devrelerden geçse veya bu şekilde hissetse de, depresyondan anahtar kelimeler süre ve hayatınıza etkisi. Bu semptomlar sosyal veya iş hayatınızda soruna yol açmaya başladıysa o zaman dikkat etmek ve bir uzmana başvurmak gerekebilir. Ayrıca “ya hep ya da hiç” şeklinde düşünmemekte yarar var. Genellikle depresif halimiz ve duygularımız 0 ile 100 arasında bir skalada değişkenlik gösterir. Kışın pek çok insan bu skalada yukarı doğru yükseldiklerini farkedebilirler. Bu klinik anlamda depresyonda oldukları anlamına gelmese de çeşitli davranışlarını örneğin beslenmelerini farkettirebilir.

Henüz kanıtlanmamış olmasına rağmen depresyona neden olan faktörlerden biri de seratonin adlı kimyasal bir maddenin azlığı.  Çikolata bu maddenin salgılanmasına yardımcı oluyor. Depresyon sorununun yaşandığı günlerde insanların çikolataya yönelmelerinin bir nedeni de bu.
 Soğuk, kasvetli ve karanlık havaların sıklaşması depresyonu arttırabiliyor. Güneş ışığının azalması , açık havada daha fazla oksijenden  kapalı ortama geçiş, bu havalarda belki de eve kapanmak, dışarı çıksak bile kapalı ortamlarda dolaşmak depresyonu tetikleyebilir. Araştırmalar melatonin hormonunun kışın karanlık günlerinde daha fazla salgılandığını ve bunun da depresyona yol açtığını gösteriyor.
 
Beslenme ruh halimizi nasıl etkiler?

Beynimizde, sinir sistemimizde, sinirler arasında iletişimi sağlayan nörotransmiter denilen maddeler bulunur. Nörotransmiterler, besinlerde bulunan öğelerden yapılıyor. Besin öğelerinin yetersiz alınması durumunda merkezi sinir sistemi yeterince çalışmaz. Depresyonda besin öğeleri kronik olarak eksik olursa beyinsel ve zihinsel işlevler aksıyor. Ama bu besin öğeleri dengeli alınırsa hiç olmazsa depresyonun etkinliği hafifletilebilir.

Depresyon halinde en çok karşılaşılan durum ne yazık ki kilo artışı oluyor. Bu nedenle iştahımız kontrol altına almayı ve kilo almaktan korunmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Bunun için;

• Meyve ve sebzeyi bolca tüketin. Salatasız yemeğe oturmayın…
• En önemlisi de öğün atlamayın. 2- 3 saat ara ile ufak ama sağlıklı atıştırmalar yapın…
• Günde en az 1,5- 2 litre su için… Su tüketiminizden emin olun…
• Alkolden uzak durun.
• Şeker tüketimini arttırmak size kalıcı mutluluk vermez. Kafeinde yine geçici neşe kaynağınız   olabilir. Her ikisinin de etkileri geçtikten sonra kendinizi daha yorgun hissetmeniz kaçınılmaz olabilir. Çünkü özellikle şeker insülin seviyenizde ani değişikliğe yol açabilir.
• Çay, kahve ve kola iştah açıcı içecekler olduğundan aç karnına içilmemelidir.
• Proteinsiz kalmayın. Çünkü protein bağışıklık sisteminin güç kaynaklarından biri ve en önemlisidir.
• Tatlı yerine patates, pirinç, beyaz un gibi besin maddelerine yönelmek uygun değildir. Çünkü bunlar insülin salgılamasına neden olduklarından fazlasıyla iştah açıcı besinlerdir.
• Kuru baklagiller içerdikleri posa ile iştahınızı kontrol altında tutmanıza yardımcı olabilir. Mercimek, börülce, kuru fasulye gibi kuru baklagilleri en az haftada 1 kez tüketmelisiniz.
• Kan şekeri seviyenizi daha kontrollü tutacağından yine ekmek tüketiminizde tam tahıl ekmeği başta olmak üzere, kepek ve çavdar türlerini kullanabilirsiniz.

E. Çift Terapisi

Friday, March 27th, 2009

Son yıllarda sorun yaşayan çiftlerin terapiste gitme sayısında bir artış olduğu bilinen bir gerçek. Peki ama bunun nedeni nedir? Bir kere ilk olarak genel anlamda terapiye gitme konusunda bilincin artmasından söz edebiliriz. İnsanlar gittikçe terapiye daha açık fikirli bir şekilde yaklaşıyorlar. Televizyondaki sağlık programları olsun, gazetelerdeki sağlık köşeleri olsun, filmler olsun medya sayesinde toplum çift terapisi konusunda bilgilenmeye başladı. Artık bir sorun yaşadıklarında böyle bir yola başvurabileceklerinden haberdarlar. Bunun yanı sıra özellikle evli çiftler söz konusu olunca boşanma oranının artışını da göz ardı etmemek gerekiyor. Sorunların boyutlar büyüdükçe ve ilişkiler kopma noktasına geldikçe haliyle yardım arayışı da daha fazla oluyor. Peki ama sorunlar mı arttı, yoksa bunlardan daha çok mu bahsedilir oldu? Her ikisi de söz konusu aslında. Eskiden de bütün ilişkiler mutlu bir şekilde olmasa da bir şekilde yürütülüyordu. Ancak kol kırılır yen içinde kalır misali bu sorunlardan asla bahsedilmiyordu. Evde olanları dışarıdan biriyle paylaşmak ayıptı. Yani bir yanda zaten var olan sorunların daha çok dile getiriliyor olması var. Ancak öbür yandan da ilişkiden beklentilerin ve tahammülsüzlüğün artmasının da payı büyük. Eskiden okula gidilir, evlenilir, çocuk sahibi olunurdu; hayatın gidişatı bu şekildeydi. Böyle olunca da insanın eşinden beklentisi iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir anne veya baba olmasıydı. Oysa şimdi herkesin nasıl biriyle olmak istediğine dair, kendisine nasıl davranılması gerektiğine dair çok daha belirgin kriterleri var. Ve kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmaya başlaması bir yandan, seçeneklerin artması ve daha rahat bir hayat yaşanıyor olması bir yandan tahammülü azaltır oldu. Artık eskisi kadar alttan almıyor eşler birbirlerini. İşte bütün bunlar bir araya gelince çift terapisine başvurunun artması da gayet doğal bir sonuç esasında.

Pek çok çiftin terapiye başvurduklarında sordukları ilk sorulardan biri terapinin ne kadar süreceği. Ne yazık ki bunun kesin bir cevabı. Bu çiftten çifte değişen bir süreç.  Çeşitli yaklaşımlara göre farklılık gösterebilir. Ama en azından altı seans gerektiğini de bilmek gerekir. Bu süre karşılıklı birbirini tanımak ve bir değişim başlatabilmek için mutlaka gerekli. Bazen de tek tek görüşme talebi gelebiliyor eşlerden. Bunun çift terapisinde her zaman sağlıklı sonuç vermeyeceğini bilmek gerekir. Çünkü terapistin her iki tarafa da eşit mesafede durabilmesi, tarafsızlığını koruması çok önemlidir. Tek görüşmelerde istemsiz de olsa bir kendi tarafına çekme çabası olabileceğinden dolayı bundan olabildiğince kaçınılır. Bu tarafsızlık konusu özellikle erkeklerin terapiye başlaması safhasında önemle vurgulanmalıdır. Çünkü pek çok erkek terapiyi azarlanacakları, yanlışlarının yüzlerine vurulacağı, ne yapıp ne yapmamalarının söyleneceği, yargılanacakları bir yer olarak görürler ve bu nedenle gelmek istemezler. Özellikle de terapist kadınsa bu önyargıları daha da güçlenir. Oysa onlara terapinin amacının çiftin kendi doğrularını ve çözümlerine bulmalarına yardımcı olmak olduğu anlatılmalıdır. Terapist her zaman tarafsız ve objektif bir şekilde ayna tutar çifte. Bu konu boşanma kararları konusunda terapistten onay almaya gelen çiftler için de önemlidir. Bir terapist asla yönlendirmede bulunmaz. Kimse kimseye “ilişkini sürdür” veya “ayrıl” diyemez. Uzmanın gözünde iyi ve doğru olan çift için her zaman doğru ve iyi olmayabilir. Terapiye doğru hedeflerle gitmek önemlidir, aksi takdirde beklentiler karşılanmaz ve hayalkırıklığı yaşanır.

Çocuk konusunda da sıklıla karşılaşılan bir soru var: “İlişkiyi kurtarmak için çocuk sahibi olmak iyi bir yol mudur?” Her ne kadar bir psikoloğun yönlendirmede bulunmaması gerekse de böylesine hassas bir konuda bunun kesinlikle doğru bir düşünce olmadığını belirtmekte fayda var.  Çocuğa böyle bir rol yüklemek doğru değil. Zaten sorunlu olan bir ilişkide çift çocuk sahibi olmaya hazır değilse çocuğun doğumu sorunları artırabilir ancak bu çocuğun problem doğurduğu anlamına gelmez. Benzer şekilde çocuk zaten sağlıklı ve güçlü olan bir ilişkiyi pekiştirebilir.

Terapiye gelen çiftlere bakıldığında en sık gelme nedeninin eşlerin birbirinin ailesi ile ilgili yaşadığı sorunlar olduğu görülüyor. Bu sorunlar çiftin ilişkisine de yansıyor genelde ve farklı sorunlara da yol açıyor. Örneğin en yaygınlarından biri kadınların kayınvalideleri ile yaşadığı sorunlar. Kadınlar eşlerinin kendilerini yeterince savunmadığından şikayetçi olarak buradan demek ki beni yeterince sevmiyor sonucuna varıyorlar.  Evlilik bu açıdan bakılınca gerçekten de zor bir süreç. Her iki tarafın da kendi ailesi ile bir takım çatışmaları olsa da aradaki kan bağı bunların çözülmesini kolaylaştırıyor. Oysa gelin veya  damat gerçek anlamda aileden olmamasına rağmen hem ailedenmişçesine yakın oluyor, aileye giriyor, hem de yine ailedenmişçesine kabullenici olması bekleniyor oysa böyle birşey oldukça zor. Bu tip durumlarda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta konuşulacak bir sorun veya mesele varsa her iki tarafın da kendi ebeveynleriyle konuşmayı üstlenmesi. Bir başka sık rastlanan sorun da ilişkiden beklentilerin farklılığı ve bu beklentilerin karşılanmadığını düşünerek hayal kırıklığına uğranması. Her ailenin kendine özgü bir yapısı olduğundan dolayı herkesin kendi yetişmiş aileye göre aklında belli bir rol dağılımı şekli oluyor. Bu ev işlerinin nasıl bölüşüleceği olsun, çocukların yetiştirilmesi konusunda olsun soruna yol açabiliyor. Bunlar başta konuşulmadığı takdirde, aynı evde yaşamaya başladıktan sonra zamanla ortaya çıkarak sorun halini alabiliyor. En önemli nokta sorunların başındayken yardım almak için başvuruda bulunabilmek.  Her sorun gibi ilişki sorunları da yıllar geçtikçe kemikleşiyor, alışkanlıklar daha yerleşik bir hal alıyor, kısır döngüleri kırmak zorlaşıyor. Bu yüzden daha sorunlarınızın başındayken, gerekirse evlenmeyi beklemeden bir uzmanla konuşmaktan çekinmeyin.

Peki kısaca iyi bir ilişki için yapılması gereken temel şeyler nelerdir? Her insan ilişkisinde olduğu gibi “iletişim” çok önemli, daha da önemlisi DOĞRU iletişim! Bir çok çift iletişimin öneminden bahsedilince “ama biz herşeyi konuşuyoruz” diye yanıt veriyor. Halbuki nelerin konuşulduğu kadar nasıl konuşulduğu da önemli. “ben” dili yerine “sen” dili kullanılınca, yani “ben üzülüyorum” yerine “sen böyle böyle yapıyorsun ve beni üzüyorsun” diye konuşunca karşı taraf da otomatik olarak savunmaya geçiyor ve bu savunma da genelde karşı saldırı şeklinde gerçekleşiyor ve iletişimden çok tartışma yaşanıyor. İletişimdeki bir başka hata karşımızdakinin söylediğimizi bizim söylemek istediğimiz şekilde anladığını varsaymak veya tersinden düşünürsek karşımızdakinin biz ne anladıysak onu söylemek istediğini varsaymak. Bu çok yaygın bi yanılgı. Herkesin algılama şekli öylesine farklı ki, bazen söylenmek istenenle anlaşılan aynı şey olmayabiliyor. Bu nedenle hangi kelimenin kime ne ifade ettiğini, ne denmek istediğini sinirlenmeden, kırılmadan, üzülmeden anlamaya çalışmakta fayda var. İyi bir ilişkide önemli olan ikinci bir nokta kişinin sevgisini göstermekten kaçınmaması.  “Bilmiyor musun seni sevdiğimi?” veya “Seni sevmesem neden yanında olayım?” gibi yaklaşımlar karşınızdakini üzüp yıpratabiliyor. Eşinizi mutlu etmekte sakınca yok. Duygularınızı kendinize saklamayın paylaşın.

Ve son olarak asla yatağa kavgalı girmeyin, sorunlarınızı yatağa taşımayın!

F. Anne Olmaya Hazır mısınız?

Thursday, March 26th, 2009

Son zamanlarda sağlıklı beslenmeye dair oluşan bilinç sonucunda kadınların hamilelik öncesi ve sırasında diyetisyene başvurma oranı da gittikçe artıyor. Peki, ama başvurudaki amaç nedir? Bu süreçte kilo alma, vücudun bozulacağı, hamilelik sonrasında toparlanamayacağı, eski hale dönülemeyeceği korkusu mu; yoksa hamileliği en sağlıklı şekilde geçirme, bebek için en doğrusunu yapma, bebeğin en iyi şekilde beslenmesini sağlamak mı? Elbette hangi anne adayına sorsanız bunun bebeğin yararı için olduğunu söyleyecektir. Toplum bunu bekler çünkü. Kendine dair korkularını söylemeye çekinir anne adayı. Oysa bu endişeleri taşımak, bunları düşünmek bir suç veya bencillik göstergesi değildir. İnsani düşüncelerdir bunlar. Önemli olan bunların ağır basmıyor olmasıdır. Bebeğin sağlığının yanı sıra taşınıyorsa bu endişeler son derece doğaldır. Ancak ön plana geçmeye, anne adayının beslenmesini, yaşayışını kontrol almaya başladıkları noktada tehlikeli olabilirler.
Çocuk sahibi olmak ciddi bir karardır. Her ne kadar hayatın doğal gidişatı içinde okula gitmek, mezun olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak varmış gibi gözükse de bu öyle olması gerektiği veya beklendiği için yapılacak bir şey değildir. Çocuk doğduktan sonra ebeveynler artık ömür boyu birer anne ve baba olacaklarının bilincinde olmalı, bunun geri dönüşü olmayan bir karar olduğunun farkına varmalıdır. Ancak bunun ciddiyetine varan bir kadın bu tip endişelerin ön plana geçmesine izin vermez. Eğer ki çocuk sahibi olmaya çalışılan dönemde ve sonrasında uygulaması gereken beslenme düzenine dair soru işaretleri varsa, sigarayı bırakmak zor geliyorsa belki de bunlar anne adayının gerçekte ne kadar hazır olduğunu sorgulaması gerektiğine dair işaretlerdir. Böylesine ciddi bir karar alabilmiş, ömür boyu bir insanın sorumluluğunu almaya hazır birisinin bu tip konularda ikileme düşmüyor olması gerekir.
Hamileliğin çift hazır olduğunda yaşanması sadece anne-baba adayları için değil, çocuk için de önemlidir. Hazır olmadan sahip olunan bir bebek ebeveynlerinin hayatını zorlaştıracağı gibi çocuk için de kolay olmayacaktır. İşte bu nedenle, ne zaman ki herkes bu kararı böylesine bir bilinçle vermeye başlayacak o zaman hem anne babalar daha mutlu olacaklar, hem de daha mutlu yetiştirilmiş bir nesil ortaya çıkacak.
Siz de lütfen bu yönde bir karar alır almaz bir uzmana danışın. Hem kendi sağlığınız hem de bebeğinizin sağlığı için nasıl beslenmeniz gerektiğini öğrenin. Elbette kontrolsüz kilo alımının doğum sonrası sebep olacağı psikolojik etkileri ve bunların bebeğinize nasıl yansıyacağını da unutmayın. Doğum sonrası kalan kilolar birçok kadını mutsuz etmekte ve kadınlar ister istemez bu mutsuzluklarını hem bebeklerine hem de eşlerine yansıtmaktalar. Kendine güveni tam olan bir kadının daha iyi bir anne ve daha iyi bir eş olacağını unutmayın. Ama tabii ki bunu ilk olarak başkaları için değil, kendiniz için yapın!

G. Hamilelik ve Beslenme

Wednesday, March 25th, 2009

Hamilelik bir kadın için çok mutlu olduğu gibi aynı zamanda da zor bir dönemdir. Hamile kadın bir yandan bebek sahibi olmanın heyecanı ve sevincini yaşarken bir yandan da vücudunda meydana gelen birçok değişiklikle karşı karşıya kalır. Hiç şüphesiz bu değişiklikler arasında en çekinilen ve kalıcı olacağından korkulanlardan biri alınan kilolardır. Bu endişe özellikle günümüzde anne adayları arasında giderek artmaktadır. Kadının dış görünümüyle ilgili toplumun beklentisi ve baskısı arttıkça, zayıf olmak daha gözde ve moda oldukça kadınlar hamilelikte daha az kilo almak için inanılmaz çaba harcamaya başlamıştır. Kadın doğum uzmanları da bebeğin sağlığını gözeterek daha az kilo alınmasını teşvik etmektedirler.
Buraya kadar bir sorun yokmuş gibi görünse de önemli olan bu “az kilo alma”nın ne şekilde başarıldığıdır. Bunu yapmaya çalışırken sağlıklı beslenme geri plana itiliyor mu? Anne az kilo alırken bebek de mi alması gerekenden az kilo alıyor? Bebek gelişimi için gereken bütün besinleri alıyor mu? Anne hamilelik sonrasında vücudunun çöküntüye uğramaması için gereken bütün besinleri alıyor mu? Bütün bunlar tahmin edeceğiniz gibi bebeğin ve annenin fiziksel sağlığı için önemli. Geçmişteki bir takım araştırmalarda bebeğin doğum sırasındaki sağlığını etkilemesi haricinde, düşük doğum kilosunun hayatının ileriki dönemlerinde diyabet ve kalp hastalıklarına daha eğilimli olmasına neden olduğu da bulunmuştu. Ancak yakın zamanda yapılan bir araştırma bebeğin doğum kilosunun düşük olmasının bir başka zararını daha buldular. Bu durum kişinin sadece fiziksel sağlığını değil, ilerleyen zamanlarda mental sağlığını da etkiliyor.
Kanadalı ve İngiliz araştırmacılar doğumda vücut ağırlığı daha düşük olan kişilerin hayatlarının ilerleyen zamanlarında depresyon ve anksiyetesi olma ihtimalinin daha fazla olduğunu bildirdi. Bebeğin gelişimini etkileyen rahimdeki uygunsuz koşullar beyinde farklılığa yol açıyor olabilir. Araştırmada 1946’da doğan ve 40 yıllık bir araştırmaya katılan 4.600 kişinin kayıtları incelendi. Sadece hafif veya orta depresyon veya anksiyete belirtilerine sahip kişilerin bile mental sağlığı yerinde kişilere göre daha küçük bebekler olduğu bulundu. Araştırmacılar sadece tıbbi kayıtlara baktılar ve herhangi bir muhtemel sebep araştırmadılar. Araştırmada bulunan bir diğer ilginç bulgu da mental sağlığı daha kötü olan kişilerin ilk kez ayağa kalkmak veya yürümek gibi gelişimsel aşamalara da mental sağlığı yerinde olan kişilere göre daha geç ulaşmış olmaları. Ancak araştırmacılar küçük doğmanın illa bir sorun olmadığını, ancak bebeğin küçük olmasının sebebi rahimdeki olumsuz koşullarsa bunun sorun olabileceğini belirttiler.
Doğumda bebeğin kilosunun düşük olması annenin beslenmesinin yanı sıra stres yaşamasıyla da ilgili. Anne stresli olduğu zaman rahme olan kan akışı kısıtlanıyor ve fetüs daha az besin alıyor. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Sadece iyi beslenmek yeterli değil, anne adaylarının huzurlu, mutlu ve sakin bir hamilelik geçirmeleri önemli. Burada hamile kadınlar kadar yakınlarına da iş düşüyor. Etrafındakilerin 9 ay gibi kısa bir süre için özenli davranmaları ve anne adayını üzmemeye, canını sıkmamaya gayret etmeleri gerekiyor. Hamilelikteki hormon seviyelerinin yarattığı duygu durum dalgalanmaları düşünülürse bu kolay bir iş değil, ama henüz doğmamış bir bebeğin ilerdeki fiziksel ve ruhsal sağlığı için değmez mi?

H. Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğu (ADHD)

Tuesday, March 24th, 2009

Çocuğunuz “ele avuca sığmıyor” mu? Çok mu “yaramaz”? Yerinde duramıyor mu? Dikkatini uzun süre bir şeye veremiyor mu? Siz cümlenin sonuna gelene kadar o başka yerlere gitmiş mi oluyor?  Yuvaya göndermeye başladıktan sonra bunlar daha da artarak bir sorun haline mi geldi? O zaman bu yazıyı okuyun ve size ve çocuğunuza uyduğunu düşünüyorsanız vakit kaybetmeden bir uzmana danışın.
ADHD okul çağındaki çocukların %8 ila %10’unun etkileyen yaygın bir davranış bozukluğudur. Erkeklere bu tanının konma ihtimali kızlara göre üç kat fazladır ancak nedeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. ADHD’si olan çocuklar düşünmeden hareket ederler, hiperaktiftirler ve odaklanmakta zorluk çekerler. Onlardan ne beklendiğini anlasalar da uygulamakta güçlük çekebilirler çünkü yerlerinde duramazlar, dikkatlerini veremezler ve ayrıntılara dikkat edemezler.

Elbette bütün çocuklar, özellikle erken yaşta zaman zaman böyle davranırlar, hele heyecanlı veya kaygılıyken. ADHD’nin farkı belirtilerin daha uzun süreli olması ve daha farklı ortamlarda görülmesidir.  Bu belirtiler çocuğun sosyal ve akademik işlevselliğini ve ev hayatını etkiler. Ancak uygun tedavi ile ADHD’si olan çocuklar bu belirtilerle başa çıkmayı öğrenebilir ve başarılı bir hayat sürdürebilirler.

Peki ADHD’nin belirtileri nelerdir?

1994 yılına kadar ADHD sadece Dikkat Eksikliği Bozukluğu (ADD) olarak biliniyordu. 1994 yılında ADHD adını aldı ve üç alt gruba ayrıldı:

Dikkatsiz Tip:
• Detaylara dikkat edememe veya okulda veya diğer aktivitelerde dikkatsizlik hatası yapma eğilimi
• Yapılacak işlerde veya oyun aktivitelerinde dikkati sürdürmede zorluk
• Bariz dinleme sorunları
• Yönergeleri takip etmekte zorluk
• Organizasyon sorunları
• Zihinsel gayret gerektiren işlerden kaçınma veya bunları sevmeme
• Oyuncak, defter veya ödev gibi şeyleri kaybetme eğilimi
• Kolay dikkati dağılabilir olma
• Günlük aktivitelerde unutkanlık

Hiperaktif-impulsif tip:
• Yerinde duramama ve kıpırdanma
• Oturduğu yerde kalmakta güçlük
• Aşırı koşma veya tırmanma
• Sessizce oynamakta güçlük
• Sürekli hareket halinde olma
• Aşırı konuşma
• Sorunun tamamını duymadan cevap pat diye söyleme
• Sırasını beklemede güçlük
• Laf kesme veya izinsiz bir yere girme ile ilgili sorunlar

Kombine tip diğer iki tipin bir kombinasyonudur ve en yaygın olanıdır.

ADHD’ye kötü ebeveynliğin, fazla şekerin veya aşıların neden olmadığını bilmek önemlidir. ADHD’nin henüz tam olarak anlaşılamayan biyolojik kökenleri vardır. Araştırmalar ADHD’si olan çoğu çocuğun aynı hastalığa sahip bir akrabası olduğunu göstermektedir. Yakın zamanda yapılan araştırmalar hamilelik sırasında sigara içmenin de çocukta daha ADHD olması ile bağlantısı olduğunu ortaya koymuştur. Bazı araştırmalar ise erken yaşlarda aşırı televizyon seyretmenin ilerideki dikkat sorunları ile bağlantısı olduğunu öne sürmektedir. Ebeveynlerin önerilere uyması ve 2 yaşından küçük çocukların ekran başında (televizyon, DVD, video oyunları, bilgisayar) vakit geçirmesine izin vermemeleri, 2 yaşın üzerindeki çocukların ise günde bir iki saat veya daha az kaliteli televizyon programları seyretmeleri gerekmektedir.

ADHD’si olan bir çocuk yetiştirmek genelde zorlayıcı olsa da onları “kötü” olmadıklarını ve bilerek böyle davranmadıklarını unutmamak gerekir. ADHD tanısı konan çocuklar davranışlarını ilaç tedavisi veya davranışçı terapi olmadan kontrol etmekte güçlük çekerler.  Eğer ki siz de çocuğunuzda böyle bir eğilim olduğunu düşünüyorsanız vakit geçirmeden bir Çocuk ve Ergen Psikiyatristi’ne danışın. Küçük yaşta ilaç kullanması korkusu ile doktora götürmemezlik etmeyin. Bu oldukça yaygın bir yanılgıdır. Çocuğunuzun davranışları bir noktada sizi de bıktırarak istemediğiniz sabırsız tepkiler vermenize yol açabilir. Uzman bir doktor ancak gerektiği takdirde çocuğunuza ilaç verecektir. Hem kendiniz için, hem onun için hayatı kolaylaştırabilirsiniz.

I. Cinsel Sorunlar

Monday, March 23rd, 2009

Cinsel sorunlar oldukça hassas bir konudur ve bir çok insan bundan bahsetmeye çekinir. Cinsel bir sorun söz konusu olduğu zaman utanç duygusu ve yalnız olduğu düşüncesi oldukça yaygındır. Ne yazık ki bir çok kişinin bilmediği nokta her üç kişiden birinin cinsel yaşamının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığıdır.
Cinsel sorunların terapiyle veya terapi ve ilaçla tedavileri mümkündür ve genelde düşünüldüğünden çok daha kısa sürelidir, başarı şansı oldukça yüksektir.
Bu bölümde çeşitli başlıklar altında çeşitli cinsel işlev bozuklukları, nedenleri, hayatın çeşitli dönemlerinde cinsellik gibi konularda yazılar bulacaksınız. Ancak ilk olarak herkesin okuması ve haberdar olması gereken Cinsel Haklar Bildirgesi’ne yer vermek istiyorum.

J. Kilo Sorunları ve Kilo Vermeye Dair

Sunday, March 22nd, 2009